www.kastamonubirincihaber.com kastamonuhaber kastamonudan haber birincihaber bizden haber kastamonugazeteleri haberler.com
Reklam
Bugun...
Reklam
Reklam
Doğanın çingenesi sonbahar


Murat KARASALİHOĞLU Murat KARASALİHOĞLU
abc
 
 

Işığın apansız düştüğü zamanlar ve bu zamanları yaşayan toprakların kentidir Kastamonu. Işık ilk önce suya düşer, sulardaki yaban ördeklerine ve onların aceleci ve telaşlı kanat çırpınışlarına. Onların ahenkli hareketlerine eş suya yayılan incecik dalgaların arasına. Kahvaltı peşindeki balıkçılların suya yansıyan görüntülerine düşer sonra. Ardından sudan kalkar ve derin ormanların kuytularına düşer ışık. Koca koca çamlardan, gürgenlerden, sık ladinlerden kendine kendince bir yol bulup, ormana göre bodur kalmış bir ağaççığın dallarına düşer sonra. Hem de devasa orman karanlığına inat ışığın ben can veririm aydınlık ve renklere dercesine, düşer…
Işığın yolculuğunda sırada insan vardır. Köyler, evler ve insanların sabahlarına düşer. Rengarenk bir doğanın uyanışında günaydın olur. Mahallesinden ayrı, tek başına sanki bir yalnızlıkmış gibi duran evleri aydınlatır, kucaklar, kuşatır… Hele ki Kastamonu gibi çok parçalı yerleşimlere sahip bir coğrafyada, “o dağın içinde bu evin ne işi var” dedirtecek kadar doğanın içine saklanmış yaşamları bile kuşatan ışık, her şeye yeniden can verir.

***

Memleketin doğal güzelliği, bakirliği, canlılığı ve hatta bu doğaya kolay ulaşabilirliği açısından oldukça şanslıyız. Mevsimlerin her birini yaşayabilen, soğuğundan sıcağına, beyazından kırmızısına, denizinden dağ doruklarına kadar isteyen herkesin kana kana doyabileceği bir coğrafya burası.
Hele ki mevsim sonbaharı yaşarken alıcı dalından yemek, mantarların binbir türlüsünü görebilmek ve hatta kanlıca mantarlarını bulduğun yerde şöyle tuzlayıp közde yapmak, doğadaki her rengi bir arada görebilmek gibi de bir ayrıcalığı var buranın. Her yöresindeki her bir adım elbette muhteşem ama ne yalan söyleyeyim sonbaharda Küre Dağları’na bakışım biraz daha torpilli sanırım.
Çünkü Küre Dağları’nın, bu kuşak içerisindeki milli parkın doğası, bana doğanın çingenesi dediğim sonbaharın ruhunu daha çok yansıtıyor. Çünkü ruhu şımarmış, esrikleşmiş ve aşkın bir halini almış doğa, olabildiğince bunları renklerine yansıtıyor. Bir aşkın ruh, sadece birkaç vakte yok olacağını (kış kapıyı araladı…) bilerek zamana ve mekâna bağlı kalmadan dans eden bir çingeneden başka bir şeyi hatırlatmıyor.
Azdavay’ın eski köy düğünlerindeki gelinlere benziyor bir taraftan da doğa. Göğün sonsuz maviliğinde baştan aşağıya kırmızıya bürünen ağaçlar, kıpkırmızı duvaklarla bir atın sırtında uğurlanan gelinler gibi mağrur ve biraz da hüzünbaz yolcu ediliyorlar şimdi sonbahardan. Ruhu aşkın bir bilinçte ama dingin bir sessizlikte yorgun bir yaza veda gibi.

***

Daday’ın Ballıdağı’ndaki o asaletli ormanlardan geçip Azdavay’ın sahip olduğu eşsiz güzellik Çatak Kanyonu’nu seyretmek zamanı şimdi. Güneşin usul usul gölgeler düşürdüğü kanyonun derinliklerinde karanlıklar ne kadar sertse, bir o kadar da çamların uçlarına değen aynı ışık keskin bir aydınlığı da aynı anda sunuyor burada. Çatak Kanyonu son birkaç yıldır eşsizliğin yanı sıra daha çok insanın ulaşabilmesi ve daha çok zevk alabilmesi adına yapılan projelerle de duyulur oldu. Bu projelerden ilki orman içi patikaya özellikle engelli insanların kullanabilmesi adına yapılmakta olan “engelsiz parkur”. Oldukça duyarlı bu projede yaklaşık 3 km’lik parkur neredeyse tamamlanmış. Metal ayaklar üzerinde zeminden yükseltilen ahşap platform en başta engelli insanları kanyonun seyir noktasına kolaylıkla ulaştıracak.
Diğer proje ise hem ülkemizde hem de dünyada örnekleri olan ve kanyonun en heybetli görüldüğü seyir noktasına yapılacak cam seyir terası. Patika bitip de seyir noktasına ulaştığınızda gördüğünüz manzaraya bakarak bu projenin de ilerliyor olduğunu anlıyorsunuz. Oldukça geniş ! bir alan iş makineleri ile tıraşlanmış, bir meydan haline gelmiş. Terasın oturması için gerekli bir alan yaratılmış. Ama öte yandan genişliğe bakarak ve yetkililerin daha önceki yaptığı açıklamalar da hatırlanınca sanki bir helikopter pisti açıldığı hissi de uyanıyor. Çünkü, yetkililerin açıklamalarında, “buraya yapılacak teras için gerekli malzemelerin bu hassas doğaya zarar vermemesi adına helikopter ile taşınacağı” bilgisi vardı.
Bu açıklamalara karşın, terasın yapılacağı tıraşlanan alanın orman içine doğru ilerlediğini görünce gözler haliyle fal taşı gibi açılıyor. Hadi dedik, geldiğimiz klasik patikayı bırakalım dönüş için bu çalışmayı takip edelim. Bir de ne görelim, yaklaşık 3 km civarında bir alan iş makineleri ile temizlenip, tıraşlanmış ve önümüzdeki günlerde de kumlanacakmış. Kesilen ağaçların yanı sıra halen kesim de devam ediyor. Yol öyle ki, “bu yetmez, bölünmüş yol isteriz” diyesi geliyor insanın. Her ne kadar orada çalışanlar “200-250 ağaç kesildi” dese de, mevcut görüntü daha fazlası olduğunu söylüyor. Yine edindiğimiz bilgilere göre, bu yol inşaat faaliyet bitince başkaları tarafından kullanılamayacakmış!!!
Peki, e hani hassas doğa idi, bakir doğa idi, boz ayıların doğası idi, eşsiz güzellik idi!..
O yol, var olduğu sürece illa ki kullanılacak. İnsanlar yol varken neden yürüyeyim diye türlü türlü bahaneler yaratacaklar. Orada taşıt trafiği ne bakirlik ne de eşsizlik bırakacak?!

***

Bazı şeylerin kolay ulaşılabilir olması onları ne kadar eşsiz bırakacak diye düşünüp için acıyarak en iyisi huzur akan suda diyerek Ilıca Şelalesi’nin yolunu tuttuk. Şelale yolunun başlangıcında yani artık arabaları park etmek zorunda kaldığınız yerde Aydın Gündoğdu’nun 2008’den bu yana işlettiği yöresel yemek ve ayranıyla meşhur mekân, 60 kişilik bir grubu ağırlamanın tatlı yorgunluğu ile etrafı topluyordu. Ailenin yöresel kıyafetli kadınları ve diğer fertler yılın bir kısmını İstanbul’da geçirseler de Kastamonu’nun bu çok ilgi çeken noktasında turizme can katamaya devam ediyorlar.
Şelaleye vardığımızda sudaki huzuru arayanların tek biz olmadığı gördük. İstanbul’dan sadece yörenin sonbaharını fotoğraflamak için gelen bir grup bu güzelliği fotoğraf kareleriyle ölümsüzleştirip belki de oradaki huzuru yanlarında taşımaya da çalışıyorlardı. Ayrılık vakti geldiğinde ise kışın neredeyse kimsenin yaşamadığı bu Ilıca Köyü’ndeki bir evin bostanındaki üzerine yöresel kıyafet geçirmiş korkuluk, merak etmeyin insan olmasa da ben beklerim burayı diyordu gelip geçen herkese.

Murat KARASALİHOĞLU



Bu yazı 1298 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI